Hiç tanımadığım bir cemaat ve bilmediğim bir toplum olarak Ermenileri hep düşmanım olarak gördüm. Üstelik yaşadığım coğrafyada ne bir Ermeni vardı, ne de Ermenilere karşı düşmanlık beslememi gerektirecek ortam. Ermenistan diye bir bölge, Ermeni Diasporası hatta, “azınlık” Ermenilerin yaşadığı mekanları duyuyordum. İlk kez tanıştığım Ermeni ise Armen diye bir gençti. Söz düellosuna girmiştim üstelik ikimizde okyanusun öte yanındaydık. Aslında, Kıbrıs’ı bilmesi, hatta Kıbrıs’ın başkentini bile söyleyebilmesi Amerika’nın başkentinde olduğum o dönemde benim için inanılmazdı. Kendimizi en itilmiş, en azınlık hissettiğimiz zamanlarda, dünyanın o yanlış algısını değiştirmek için çalışıyorduk kendimizce. Kendi ülkemden çok uzaklarda yaşıyordum, Armen nerede olduğunu bile tam bilmediğim bir coğrafyadan bahsediyordu. Armen ve ben kendi hayatlarımızın farklı çıkmazlarındaydık.
Belirsizlik içinde yaşamanın ne kadar zor olduğunu en yakından bilenlerdenim. Hayallerimle yaşadıklarım, ait olduğumu hissettiklerim hep ters düşüyordu dünyaya. Yaşamın, liderlerin bana giydirdiği giyisi bir birini tutmuyordu. Ancak Ermeni toplumunu tanıdıkça Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanlara ne kadar benzer olduklarını fark ettim. Benim toprağım, benim insanım demenin ne anlama geldiğini düşündüm.
Bölünmüş bir adada, sınırın öte yanını merak ettim hep. Sınırın ötesinde “düşman” vardı. Oysa düşmanı hiç görmemiştim. Tarih kitapları bana toplu mezarları anlattı. Ortak tarihin getirdiği düşüncelerde yıllarca duyduğum savaş hikâyelerinde, hep “öteki” diye gördüm sınırın öte yanını. Tarih kitapları ise bana hep düşmanlarımın kim olduğunu söyledi. Hiç tanımadığım bir topluma, yıllarca kin besledim. Belki “o düşman” babamın düşmanıydı. Uzayıp giden o kan davasında, düşman ailemin, ülkemin düşmanıydı belki. Bu satırları okurken, bu düşüncelerde kendinizden bir şeyler buldunuz mu?
Yorgo ve Maria ile hiç tanışmadan düşman olmuştum. Diyalog eksikliği, kapalı sınırlar benim suçum değildi. Ben düşmanlığı besleyenin ortak tarih, yaşamlarını kaybeden insanlar olmadığını çok geç anladım. Önyargı ile baktığım Kıbrıslı Rumların, yine ayni nefret ve kinle sınırın bu tarafına, toplumumun bana öğrettiklerinden daha da nefretle baktığını fark ettim. Yani ortak benzer kaderleri yaşayanlar ayni nefretten beslendiler yıllarda.
Kıbrıs adasında kapalı kapılarının açıldığı 23 Nisan 2004 tarihinde, akın akın insanlar, sınırın öte yanına geçti. Ve sınırı geçenler, kendisine karşı biraz dürüst olanlar devlet büyüklerinin büyüttüğü yalanları da gördü. “Düşman” etten kemiktendi ve tıpkı bana benziyordu. Öte yandan onlar da farkındaydı o kadar korkunç olmadığımı. Savaş birçok can alırken, hala binlerce kişi toplu mezarlarda veya akıbeti bilinmeyenler şeklinde “kayıplar”ın hikâyeleriyle telaffuz edilirken, acı dinmedi. Biz Kıbrıslıların savaşını üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Acılar birçok insan için hala taze. Kıbrıslı Türk veya Rum, toplumun büyük bir kesimi savaşa tanıklık etti bu topraklarda. Ya ailesinde kayıplar var ya da göçe etmenin acılarını yaşamış en ağır şekilde.
Geçmişi silemezsiniz, silmek doğru da değildir. Ancak geçmiş nesillerin yaptığı hatalar içimizdeki nefreti beslememeli. Şu an ben bana öğretilenlerden tam olarak kurtulamıyorum ama çocuklarıma da bu nefreti öğretmeyeceğimi biliyorum.
7 kez okundu.