Ankara ve Münih üzerinden aktarmalı olarak geldiğim Lüksembur’da Avrupa’nın tam merkezinde şaşkın bir yolculuğun içinde buldum kendimi. Münih’ten bindiğimiz en fazla 50 yolcu kapasiteli pırpır uçak, Lüksemburg’un başkenti Lüksemburg’a indiğinde Ercan Hava Limanı’nın aslında ne kadar büyük olduğunu anladım. Yağmur sonrasında gökyüzünde nemli bir havanın bizi karşıladığı başkentte, ilk gözüme çarpan trafikte neredeyse hiç araba olmamasıydı. Şehir merkezinden uzaktayız diye düşünmeme karşın gerçekte de olan popülasyonun azlığı beni oldukça düşündürdü. Gündüzün Fransa ve Almanya’dan çalışmak için bu başkente gelenler, mesai bitimi ile evlerine, yani ülkelerine de geri dönüyorlar. Lüksemburg gecelerinin de hani öyle çok konuşulan Avrupa gece hayatı gibi düşünmeyin sakın. Az önce de kaydettiğim gibi gündüz nüfusu ile gece nüfusunun birbirinden farklılığı nedeni ile akşam planları da erken bitiyor burada. Basın-Sen’in işbirliğinde, Kıbrıs’ın Kuzey kesiminden ve Türkiye’den gazeteci arkadaşlar ile birlikte Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun (EJF) etkinliğinde Lüksembur’a ziyaret gerçekleştirdik. Lüksemburg kentinde, AB ilişkilerinde Türkiye ve Kıbrıs’ın durumunu farklı kanallardan değerlendirme şansını da yakaladık. Turumuzun ilk durağı tüm Avrupa Birliği (AB) için çok önemli bir nokta, Schengen köyü ile başladı.
AVRUPA’NIN EN ÜNLÜ KÖYÜ
Bu yolculuk ile, sürekli olarak kullandığımız Schengen sözcüğü ve vize ilişkisinde aslında çok da fazla şey bilmediğimi fark ettim. Bu köy Avrupa’nın en önemli hatta en ünlü köyüdür desek yanlış olmayacak. Meşhur Schengen Vizesi’ne adını veren bu minik köy, ülkeye dair beni en çok etkileyen yerlerin başında geliyor. Almanya ve Fransa sınırlarının kesiştiği noktada, dağların arasına sıkışmış durumdaki bu minik yerleşim yeri boyundan büyük işlerin de başlangıcı olmuş. BOYUNDAN BÜYÜK KÖY Lüksemburg sınırları içinde Moselle nehrinin kıyısında kurulmuş olan 500 kişilik nüfusa sahip bu küçük köy, AB vatandaşı olmayan ancak AB’ye vize anlamına gelen ve (bazı ülkeler dışında) tüm AB’de serbest dolaşımı sağlayan vizeye de adını vermiş. Şimdi dünyada birçok insan Schengen’in nerede olduğunu bilmese de bu şirin köy hem gelen ziyaretçilerden, hemde o dönemde kamyon şöförlerinin yaşadığı sıkıntılardan dolayı ihtiyaç haline gelen vize uygulamasının başlangıç noktası olmuş. NEHİRDEKİ ANLAŞMA Schengen Anlasması, bu minik köyde Moselle Nehrinin ortasında Prenses Marie-Astrid isimli teknede imzalanmış. Şimdi bu nehrin hemen yanı başında, Schengen’e dair tarihi evrakların sergilendiği hatta sembolik vize ve pasaportun da verildiği bir Schengen Müzesi bulunuyor. Birçok hediyelik eşyanın da satıldığı müzede AB tarihine dair detayları da bulabilmek mümkün. SINIRLAR KALKARKEN Birbirinden renkli evlerin, kocaman bir katedralin hatta çan seslerinin arasında köyü gezmeye devam ettik. Sınırların ortadan kaldırılması anlamına gelen Berlin duvarından kocaman bir parça, sınırların ortadan kalkması şerefine bizimle buluştu. Üstelik Berlin’den söküldüğü şekli ile bu sembolik kentte karşıladı bizi bu duvar. Üzerinde bir kadının gülerken tasvir edilmiş resmi ile duvar hem nehri seyrediyor hem de aslında özgür dolaşımı müjdeliyor. Köyün çok yakınında bulunan ve Schengen Antlaşması anısına üç sütunlu özel bir demirden yapılmış, üzerinde ülkeleri temsil eden yıldızların yer aldığı anıt bir sonraki durağımız oluyor. Eşsiz nehir manzarasında bu önemli anıtın da fotoğrafını çekmeden kaçamıyoruz. ŞARABIN KALBİNE YOLCULUK Başkent Lüksemburga yaklaşık 20 dakika uzaktaki köye hem gidişte hem de geri dönerken üzüm bağlarının çokluğu gözümüzden kaçmadı. Köyde yaşayanların bağcılık ve şarapçılık ile uğraştığını öğreniyoruz. Yolumuz kocaman bir şarap fabrikasından geçiyor. Dev gibi şarap depoları, gözümüzün alabildiğince fıçıların ve şarap şişelerinin olduğu bir fabrikaya girdik. Tur rehberimiz sırasıyla Schengen köylülerinin şarapçılığa ne kadar önem verdiğinden bahsetti. Bir kaleyi andıran bu şarap mahzeninde, loş ortamda, bekletilmeye alınmış şarap şişeleri arasında turumuz sona ererken biz şaraba verilen önemi de şarap tadımı ile daha yakından öğrenmeye çalıştık. Üstelik turun sonunda farklı boyutlarda ve lezzetlerde şarapları da bedava olarak tadma, sonrasında ise satın alma fırsatı yakaladık.
4 kez okundu.
Tarih 8 Mart’ı gösterince kadınlarımız yine süslü püslü giyinecek. Mor fularlarını takacaklar ve sokaklara dökülecekler. Yemekler yiyecek ve “kadın olmak” üzerine palavralar sıkacaklar. Palavralar sıkacaklar diyorum çünkü ülkemizde hem 8 Mart’ın ruhuna, hem de kadın hareketine zerre kadar inancım kalmadı. Sert görünen, görünmeye çalışan, ‘erkeklerden hiçbir farkımız yok’ diyen bu kadınlarımızın ezik ve aciz olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Mor giyen kadınlar siz kaybettiniz ve kaybetmeye mahkumsunuz.