Bir dönemin sonu

Rauf Denktaş ile bir dönemin sonuna geldik. Sanki o hiç ölmeyecek gibi düśündük hep. Aslında aylardır hazırdık ölumüne. Şaştık desem yalan olur. Babam günlerce televizyon bile açmaktan çekindi. Babam ölüm haberi gelir diye te,vizyonlara ambargo koydu. Oysa o aylarca direndi. O ölüme değil, karşısinda kimin oldugu hic onemli olmada herkese direndi. Dr. Küçüğe’de, İsmet İnönÜye’de Makaryos’a da Papadopulos’a a İsmail Bozkurt’a da Eroğluma da herkese ama herkese karsi direndi. Hatta azraile bile. Şaşirmamak, hatta gucune, direncine, enerjisine, zekasina, karizmasina hayran olmamak elde degil. Bugun Denktaşin en buyuk muhalifleri bile o azme hayran olmaktan kendilerini alamiyorlar.

Kuskusuz bir donemin sonuna geldik. Veda sozleri bile, olum dosegindeki anlari bile tam Denktasca. Simdi Hristifyas raha uyuyor mu emin degilim. Bir adamin ozellikle dDenktas gibi bir kisiligin son sozleri olmak, hatta ders verir gibi, azarlar gibi hatta uyarir gibi mesaj verip gocmek endise verici olmali.

0 kez okundu.

KOSE YAZILARIM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sınırın Ötesindeki “Düşman”

Hiç tanımadığım bir cemaat ve bilmediğim bir toplum olarak Ermenileri hep düşmanım olarak gördüm. Üstelik yaşadığım coğrafyada ne bir Ermeni vardı, ne de Ermenilere karşı düşmanlık beslememi gerektirecek ortam. Ermenistan diye bir bölge, Ermeni Diasporası hatta, “azınlık” Ermenilerin yaşadığı mekanları duyuyordum. İlk kez tanıştığım Ermeni ise Armen diye bir gençti. Söz düellosuna girmiştim üstelik ikimizde okyanusun öte yanındaydık. Aslında, Kıbrıs’ı bilmesi, hatta Kıbrıs’ın başkentini bile söyleyebilmesi Amerika’nın başkentinde olduğum o dönemde benim için inanılmazdı. Kendimizi en itilmiş, en azınlık hissettiğimiz zamanlarda, dünyanın o yanlış algısını değiştirmek için çalışıyorduk kendimizce. Kendi ülkemden çok uzaklarda yaşıyordum, Armen nerede olduğunu bile tam bilmediğim bir coğrafyadan bahsediyordu. Armen ve ben kendi hayatlarımızın farklı çıkmazlarındaydık.
Belirsizlik içinde yaşamanın ne kadar zor olduğunu en yakından bilenlerdenim. Hayallerimle yaşadıklarım, ait olduğumu hissettiklerim hep ters düşüyordu dünyaya. Yaşamın, liderlerin bana giydirdiği giyisi bir birini tutmuyordu. Ancak Ermeni toplumunu tanıdıkça Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanlara ne kadar benzer olduklarını fark ettim. Benim toprağım, benim insanım demenin ne anlama geldiğini düşündüm.
Bölünmüş bir adada, sınırın öte yanını merak ettim hep. Sınırın ötesinde “düşman” vardı. Oysa düşmanı hiç görmemiştim. Tarih kitapları bana toplu mezarları anlattı. Ortak tarihin getirdiği düşüncelerde yıllarca duyduğum savaş hikâyelerinde, hep “öteki” diye gördüm sınırın öte yanını. Tarih kitapları ise bana hep düşmanlarımın kim olduğunu söyledi.  Hiç tanımadığım bir topluma, yıllarca kin besledim. Belki “o düşman” babamın düşmanıydı. Uzayıp giden o kan davasında, düşman ailemin, ülkemin düşmanıydı belki.  Bu satırları okurken, bu düşüncelerde kendinizden bir şeyler buldunuz mu?
Yorgo ve Maria ile hiç tanışmadan düşman olmuştum. Diyalog eksikliği, kapalı sınırlar benim suçum değildi. Ben düşmanlığı besleyenin ortak tarih, yaşamlarını kaybeden insanlar olmadığını çok geç anladım. Önyargı ile baktığım Kıbrıslı Rumların, yine ayni nefret ve kinle sınırın bu tarafına, toplumumun bana öğrettiklerinden daha da nefretle baktığını fark ettim. Yani ortak benzer kaderleri yaşayanlar ayni nefretten beslendiler yıllarda.
Kıbrıs adasında kapalı kapılarının açıldığı 23 Nisan 2004 tarihinde, akın akın insanlar, sınırın öte yanına geçti. Ve sınırı geçenler, kendisine karşı biraz dürüst olanlar devlet büyüklerinin büyüttüğü yalanları da gördü. “Düşman” etten kemiktendi ve tıpkı bana benziyordu. Öte yandan onlar da farkındaydı o kadar korkunç olmadığımı. Savaş birçok can alırken, hala binlerce kişi toplu mezarlarda veya akıbeti bilinmeyenler şeklinde “kayıplar”ın hikâyeleriyle telaffuz edilirken, acı dinmedi. Biz Kıbrıslıların savaşını üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Acılar birçok insan için hala taze. Kıbrıslı Türk veya Rum, toplumun büyük bir kesimi savaşa tanıklık etti bu topraklarda. Ya ailesinde kayıplar var ya da göçe etmenin acılarını yaşamış en ağır şekilde.
Geçmişi silemezsiniz, silmek doğru da değildir. Ancak geçmiş nesillerin yaptığı hatalar içimizdeki nefreti beslememeli. Şu an ben bana öğretilenlerden tam olarak kurtulamıyorum ama çocuklarıma da bu nefreti öğretmeyeceğimi biliyorum.

7 kez okundu.

KOSE YAZILARIM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Çöken Yunanistan’dan İzlenimler

Uzunca bir süredir Yunanistan’da yaşanan ekonomik kriz ve etkilerini Kıbrıs’tan takip ediyorum. Ülke en zor zamanlarından birisini yaşarken bültenlere yansıyan haberlerde eylemler hep ön sırayı alıyor. Bizde dahil ülke dışında medya kuruluşları, daha yüzeysel, çok fazla genişletilmeden haberleri kamuoyu ile buluşuyoruz. Krizin yarattığı durumu Yunanistan’da kendi gözlerimle görünce, insanlarla konuşunca, havayı koklayınca anladım gerçeği. Biraz esprili bir dille 3-4 ada satarlar, ekonomik çıkmazdan çıkarlar diye düşünüyordum. Ancak Yunanistan’a gidip de Sindagma Meydanı’na tanık olunca işin renginin öyle olmadığını fark ettim. Bu benim ilk kez Yunanistan’a gidişim değildi. Ancak Tahrir Meydanı’nda canlı yayınlarda gördüğümüz görüntülerin benzeri bu kez Atina’da yaşanıyor. Eylemcilerin sayısı belki daha az, eylemlerin amacı belki direk sistemi değiştirmeye yönelik değil ama yönetimin değişmesi talep ediliyor.
Bilmeyenler için anlatmakta fayda var. Sindagma Meydanı Atina’nın merkezinde konuşlanmış, parlamento binasına hakip bir yerde bulunuyor. Sindagma Meydanı ile parlamentoyu yalnızca bir yol ayırıyor. Meydanın çevreleyen sokaklarda çizmeleri, göz yaşartıcı bombaları, kalkanları, jopları ile Yunan polisi 24 saat nöbet tutuyor ve ülke ise polislerden nefret ediliyor. Meydanda yüzlerce çadır var. Akşam saatlerinde kalabalık çoğalıyor ve çalgılı türkülü eylemler yapılıyor. Çadırların bulunduğu alanda yüzlerce Yunanlı genç ülkenin içinde bulunduğu durum nedeni ile parlamento önünde nöbette. Hatta akşam öbek öbek insanları, hararetli hararetli ülke nasıl kurtulur diye konuşurken görebilirisiniz. Ama çözüm yolu yok gibi veya çözüm kolay olamayacak. Yunanlılar bunu gayet iyi biliyor ve yönetimin değişmesi de çare değil, onlarda bunu farkında. IMF’nin AB’nin gösterdiği çözüm ise arzulanan çözüm yöntemi değil. Gözüme hemen bir pankart ilişiyor. “Siz hastalıklısınız. Çözüm bizde. Çözüm devrim…”. Bir Avrupa Birliği ülkesinde yaşanan bu olay, devrim arayışı beni gerçekten korkuttu. Sokağın nabzını tuttuğunuz zamansa yüzlerin çok fazla gülmediğini görüyorsunuz. “Bizi AB’de istemiyorlar, fırsat bulsalar anında atacaklar ama o kadar kolay değil” diyor Yunanlılar. Yunanistan zincirin en zayıf halkasıyken ekonomik kriz hayatın her alanında kendisini gösteriyor. Ülkede mülteci olmaları muhtemel çok sayıda Afrikalı ve Ortadoğulu görebiliyorsunuz.
Sindagma Meydanı’nın dört bir yanında Yunan bayrakları satılıyor. Genellikle turistlere yönelik olarak satılan bu bayrakları küçümsenmeyecek kadar çok eylemcilerin elinde, eylemler sırasında dalgalanıyorlar. Yapılan eylemler ülkeye sahip çıkmak anlamı taşırken milliyetçilik daha da artıyor. Ancak milliyetçilik bu noktada ırkçılık olarak karşımıza çıkmıyor. Nereye gitseniz, kiminle konuşsanız ekonomik krizin en acı şekilde vurduğu ülkeden bahsediyor. Çıkmazdan nasıl çıkılacağını kimse bilmiyor ama ülkede başta polis olmak üzere tüm siyasilere ve özellikle hükümete öfke kusuluyor. AB ve IMF’nin önerileri vatandaşlar tarafından kolay benimsenecek gibi de gözükmüyor.

15 kez okundu.

KOSE YAZILARIM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın